32 %

Celâl Soycan Bütün Kitapları

Celâl Soycan’ın Bütün Kitapları

 368,00  250,00

About The Author

Celal Soycan

Celal Soycan

Şair ve yazar. 1948 Gaziantep doğumlu. Gaziantep Lisesi ve İstanbul Üniversitesi Orman Fakültesi mezunu. Üniversite yıllarında başlayan yazı yaşamı, sonrasında edebiyat ve resim alanında yoğunlaştı.
Şiirlerinde insanın yeryüzü serüvenine ilişkin olguları sorunlaştırır. Dil özeni ve disiplinler arası düşünüşüyle, farklı , özgün bir şiir kurar. Yazılarıyla da bu arayışın kuramsal dayanaklarını açığa çıkarmaya çalışır. Son dönem Türk şiiri üzerine düşünen, yazan bir şairdir.
Çağdaş resim üzerine de farklı metinleriyle dikkat çeker. Çeşitli katalog çalışmalarına katılmıştır.Almanya, Fransa ve İsrail’de yazıları yayımlanmıştır.
Şiir üzerine yazılarıyla ve şiirleriyle ülkenin önde gelen dergilerinde gözüken Soycan, birçok şiir dergisinin yayımında görev almıştır. ISLIK şiir dergisini yedi yıl yayımlamıştır. Halen Mersin’de yaşamaktadır.
Yayımlanmış yapıtları: Öyle Kal (şiir), Cemresiz Günlerde ( şiir), Saptım Burçlar Bilgisinden ( şiir), Adın Olsam( şiir), Ölüler İçin Oda Müziği( şiir ), Âzâde (şiir ) , Şiir İçin Notlar (poetik yazılar), Şiirin Zamanı/ Zamanın Şiiri( poetik yazılar), Mevsimsiz Bir Şair- Özdemir İnce ( inceleme), Anlatmaktan Anlamaya: Ahmet Yeşil ( resim katalogu ).

SAPTIM BURÇLAR BİLGİSİNDEN DOLAYIMINDA

CELAL SOYCAN ŞİİRİNE KISA BİR YAZI/Metin CENGİZ

Şiirde asıl sorun düne kadar farklıydı. Bugün bir şiiri değerlendirirken artık dün önem verilen değerlerden başka değerler aranmaktadır. Bu sözleri okuduğunda birçok şiir okuyucusunun hatta şairin dudak bükeceğini yada yüksek sesle itiraz edeceğini biliyor dahası sözlerini duyuyor gibiyim. Bugün şiir düne karşın çok daha çeşitlenip dal budak verse de üzerinde durulan en önemli şey, imge açısından taşıdığı değerdir. Bu olgu da kendisiyle birlikte bir çok soruna yol açmıştır. Durumu anlamak için dün şiirde aranan değerler ile bugün aranan değerlere bir göz atmakta yarar var.

Dün, yani 1990’lara kadar şiirde göndermeler (mesaj, ileti, bildiri) önemliydi. Nasıl yazılırsa yazılsın şiirde önce göndermelere bakılırdı. Yani bir şiirin taşıdığı düşünsel değer (fikir, yorum) öne çıkarılırdı. Hatta şiir açıklamaları hep bu bağlamda yapılırdı. Gerçek dünya nesneleri hakkında göndergeler (gösterilenler) ve yaşadığımız dünya hakkındaki bu göndergelere bağlı olarak yapılan yorumlar şiiri şiir yapan değerlerdi. Elbette bu değerlerin biçim olarak şiirsellik kazanmış olanları, bütünlük taşıyanları kalıcı olur, diğerleri zamanla elenirdi. Bu işlem örneğin düzyazı sınırında (düzanlamın –dénotation- baskın olması, yananlamın –connotation- özgün olmaması, ortamalı olması) kalma ya da dizeleştirme tekniklerindeki beceriksizlikler vb. ile işlerdi. Yani düzyazı okur gibi okunurdu şiir. Şiirde farklı anlamlamalara açık imgeler, çağrışımlar, çok anlamlılık, özgünlük gidimli dildeki gibi yaşadığımız dünyayı imleyen kavramlar açısından değerlendirilirdi, öyle görülürdü.  Bu genel oydaşma ülkemizde sosyal yönü güçlü bir şiir geleneğinin giderek farklı kulvarlara akarak ve günümüz değerleriyle taçlanarak gelişmesinin de temel sebeplerindendir.

Bugün ise yalnızca biçime  (şiirsel teknikler), özgü değerler daha çok öne çıkarılmakta, hatta şiiri şiir yapan temel ve biricik öge olarak görülmektedir. Öyle ki şiirin temel yapıcı ögelerinden biri olan biçeme (söyleyiş, anlatma, anlamlandırma) özgü olan değerlere hiç önem verilmemekte, sonuç olarak şahsiliği yansıtmayan ve birbirini andıran metinler ortalıkta yüzmektedir. Yine şiirin olmazsa olmazı olan gerçeklikle ilgili akrabalığı yani bizde uyandıracağı gerçeklik duygusu görmezlikten gelinmektedir. Sanki şiir gerçek dünyaya ilişkin herhangi bir anlamlandırma içermezmiş ya da böyle bir anlamlandırma yaratmazmış gibi genel bir oydaşma hüküm sürmektedir. Hatta bu oydaşmanın tüm itiraz ve yazılara karşın egemenliğini giderek pekiştirerek sürdürdüğü de söylenebilir. Bir tür birbirinden kopuk, gerçeklikten azade, bir bütün oluşturmaktan yoksun imge yığınıyla şiir yazmak moda oldu, ki bu durumun seksenlerde de zaman aman görülen ve İkinci Yeni ile hesaplaşma sürecinin ancak ortalarında terkedilebilen bir hastalık ve şiirsel zaafiyet olduğunu da söyleyelim. Bu durumu şiirimizin gelişme seyrinde değişen temel ögeleri göstermek amacıyla yazdığımız ve Dil, Şiir, Şiir Dili adlı kitabımızda yer alan kapsamlı yazılarda derinliğine işlemiş, şiirin imgeye indirgendiği günümüzde yapılanı imge avcılığı olarak da değerlendirmiştik. Nitekim şiir üzerine düşünen bir çok değerli şair ve yazar da bizimle aynı doğrultuda görüş belirtmiştir, belirtmektedir.[1] Kısaca İkinci Yeni’de egemen olan, şiiri örgütleyen, istikamet tayin edici öge biçem+imge iken, bu 1980 kuşağı ile şiir diline verilen önemin bir sonucu olarak imge+biçim (ilk dönemlerde biçim biçemi kucaklıyordu, sonradan biçem diğer örgütleyici öge olan imge ve biçim ile denge kazanıyordu) olarak ivme kazanmış (yani ağırlık, öncelik noktası değişmiş), 1995’lerden sonra özellikle de 2000’den itibaren imge=şiir olacak biçimde bir özelliğe bürünmüştür. İşte Celal Soycan’ın şiirine bu ara noktada, biçemi de hesaba alan 1980 şiiri özelliklerinin bilinçli bir uygulanımı olarak bakılabilir. Örnekse Saptım Burçlar Bilgisinden adlı kitabında rasgele açıp okuduğum “ev geri alınıyor, gayb ve kün, küskün” adlı şiirlere bakılabilir. “bir şehrin ilk halindeyim/ köşker suyunda kösele/ kilim kokusu çivit sevinci/ ev geri alınıyor//…//çiriş kabında yelken/ biçimliyor kesik eşyayı/ delirmiş harf eski sayı/ batsa taşırmaz suyu” Bu dizeler “ev geri alınıyor” şiirinin ilk iki dörtlüğü. Dörtlük geleneksel söyleyiş biçimlerinden biri. Nitekim geleneksel söyleyiş birimleri olan ikilikler (beyit), üçlükler ve dörtlüklerin Öyle Kal (2000)’dan başlayarak Soycan’da ağırlık kazandığını görüyoruz. Ve kısa dizeler. Sözü en aza indirmeye, sözden tasarruf sağlamaya yönelik bir söyleyiş biçimi olarak belirgin. Yoğun bir imgesel söyleyiş altında Soycan’ı anlatımcı bir şair olarak görmemek mümkün değil. Elbette daha şiirin ilk dizesinden son dizesine kadar yalnızca Soycan’a ait bir söyleyiş. Köşkerlerin[2] köylüler için yemeni denilen deriden ayakkabı yaptıklarını, onardıklarını biliyoruz. Şimdiki ayakkabıcıların ataları. Böylece gerçekten de Soycan bir şehrin ilk haline götürüyor bizi kendisiyle. Gaziantep’i 50 yıl içinde tanınamayacak biçimde gelişen bir kent olarak görüyoruz şiirde. Evin geri alınması imgesini ise şairin sözün gücüne olan inancı, bu şiirle şehri yeniden el değmemiş haliyle tasarımı vb. olarak değerlendirebiliriz. Çocuklukta belleğe kaydedilen görüntülerin şiirde kazandığı bilinç (biçim olarak bilinç) bu imgeyle somutlaşıyor. “gayb ve kün”de ise ilk dörtlük şöyle: “su donarken pislikleri yüzeye/itermiş- uykulu evrenin rahmindeki/ tay ayaklanırmış balçık siniden” Aynı özellikleri görüyoruz: geleneksel bir üçlük. Kısa dizeler. Yoğun bir imgesellik. Şaşırtıcı, kimselerinkine benzemeyen bir söyleyiş. İlk dize şiirde yadırgatıcı bir bilgi içeriyor. Ama kısa tire işaretinden hemen sonraki “uykulu evrenin rahmindeki/ tay ayaklanırmış balçık siniden” dizeleri birlikte müthiş bir doğa olayını çiziyor gözlerimizin önüne. Evrenin insan eliyle bir başka biçimde var edilişinin öyküsü anlatılmakta.

Soycan şiirinde bütün soyutlamalar, dil ile oynamalar, kalıp sözlerin deformasyonları, öykülemeler, öykülerden, masallardan yararlanmalar, metinlerarası ilgiler, hayattan doğrudan alıntılar beraberlerinde şiiri ketleyici kimi sorunsallara yol açsalar da yeni bir şiirin olanaklarını elde etmeye yönelik bilinçle kullanılır. İmge bu arada devinir. Bütün bu yararlanılan araçlara yerleşir. Celal Soycan’ın biçemi böylece yerleşmiş olanda oluşurken, inanılmaz bir biçimde de yadırgatıcı, şaşırtıcı bir özellik kazanmaktadır. Yerleşiklik şiir geleneği ile arasında kurduğu sağlam bağlardan, şaşırtıcılık bu yerleşiklik üstünden işleyen dönüştürücü imgesel işleyişten kaynaklanmaktadır. imgelerin kolay algılanamamasının sebebi de budur.

Aynı durum bu duruma özgü bazı olumsuz etkenlere karşın Celal Soycan şiirinin lirik bir vadide akmasına da yol açmaktadır. Çocukluğun tanıklıkları, olana bitene itiraz, meşruiyet kazanmış değerlere saldırı, bireyin kendini öne çıkarışı, şiirsel olanın önce bireyin içinde mayalanarak ıra kazanması, bütün bunlar lirizmi destekleyen etkenler. Bilincin imgeye dönüşmesinin öyküsünü de anlıyoruz böylece. Diğer bir deyişle Soycan şiirde nasıl etkin ve yaratıcı olabileceğini bilen şairlerden. Şiirini rastlantısal olanın eline bırakmaz. Eğer sanatsal yaratma burada şiir söze bir biçim verme etkinliği ise bilincin yeri kaçınılmazdır. Söze acıyla, dünyaya kusulan bireysel oluş haliyle, ya da varoluşsal bir durum içinden öyle kendiliğinden biçim vermenin olanağı yoktur. Yani bir varoluş probleminden yola çıkarak ya da insanın benlikle ilgili sorunsalını aydınlatmak için ışık yakmaya çalışarak yalnızca bir düşünceye ulaşılabilir. Bu düşünce ise şiir bilinci olmaksızın şiire dönüşmez. Ancak şiir bilincidir ki şiir biçimi olarak işlerlik gösterir. Modern özne epistemolojik temelde deneyimlediği dünyayı, gerçekliği kendi bilgi birikimi, şiir bilinci içerisinde kurgular, şiir biçimi olarak önce zihninde sonra da kullandığı araçla, burada sözle inşa eder.

***

 

Celal Soycan’ın resim ve şiir üzerine düşünen, yazı yazan bir şair olarak öncelikle modern şiirin ve resmin sorunsalları üzerinde durduğunu biliyoruz. Celal Soycan’ın şiirin çağımızla ilişkisinden doğan sorunsallara cevap olmak amacıyla derinden giden bu düşünsel tavrı onun şiirine de kimi olanaklar sunmaktadır elbet. Ancak şu kaydı düşmek zorundayız: şiir elbette bu birikimle yazılmaz. Nitekim öyle olsaydı ünlü şiir kuramcıları kuramcı değil şair olurdu. Ya da eleştiri bilgisi aynı zamanda şair de yapardı. Biz şiir bilinci derken, şiirle ilgili, şiire dönüşebilir bilinçten söz ediyoruz. Şiir bilinci derken şiir üzerine edinilmiş teorik birikimden veya kuramsal yeterlikten söz etmiyoruz. Şiir üzerine teorik bir derinliğe sahip olmak, birikimli olmak, teorik yetkinliğe ulaşmış olmak… bütün bunların şaire kazandıracağını, hatta şairlerin bunları bilmeye zorunlu olduğunu elbette inkardan gelemeyiz. Hatta her gerçek ve iyi şairin kaçınılmaz biçimde kuramcı olduğunu da söyleyebiliriz. Ancak vurgulayalım, bütün bu bilgiler şiire dönüşecek bir şiir bilgisi veya görgüsüyle desteklenemiyorsa, şiir gözlüğünden gerçekliğe bakılamıyorsa şiir yazmak için yeterli olmayacaktır. Bu nedenle bazı çevrelerde farklı gerekçelerle söylenilegelen “bilgiyle şiir yazmaktadır” ve benzeri “bilgiyle, bilginin içinden yazılmaktadır” yargıları boştur, slogan düzeyinde atılmış savsöz olmaktan öte bir değere sahip değildir.[3]

Şiir üzerine varılmış düşüncelerin şairin yazacağı şiiri, bazı noktalara zum yapmak, odaklanmaktan kaynaklanan bir biçimde sonuç olarak etkileyeceğini vurgulamak gerekli. Şair tarafından şiir üzerine yazılmış her düşünce yalnızca şairin şiirin genel sorunlarına ilişkin yargılarını göstermez elbette. Bu düşünceler aynı zamanda şairin kendi şiiri üzerine ne düşündüğünü de gösterir bize. Dahası bu yazılar yazanın şiire ilişkin derinliğini de gösterir. Hatta bütünlüklü bir şiir düşüncesi oluşturabilen şairlerin aynı zamanda çok iyi şair olduklarını da sakıncasız söyleyebiliriz. Buradan varacağımız yer ise Celal Soycan’ın teorik derinliğinin şiirini olumlu yönde etkilediği ve beslediğidir. Nitekim örnek olarak aldığımız şiirlerde düşünsel yanın, hayat hakkındaki birikimin ve bilginin, şiir üzerine kuramsal derinliğin şiiri nasıl etkilediğini görüyoruz. “uykulu evrenin rahmindeki/ tay ayaklanırmış balçık siniden” dizesi tek başına örnek olarak yeterlidir. Ama ben yine de “küskün” adlı şiiri almak istiyorum buraya: “- babana küstüm, diyor yaşlı/ annem; – bunun için/ artık gitmiyorum mezarına.//…// – giden gecikir, diyorum/ kimi evlerde böyledir./ -sen gidince baban gecikti, diyor.//…// aramızda buz kesen kanın cehennemi uyumuyla- sen /git diyor; çatal yoldan/ yıkık mezara yakın.//…//bir annem olması çok/ tuhaf- diye düşünüyorum;/ ihmal edilmiş bir kıpırtı gibi/ çapraz bakışıyoruz.” Bu şiirde hayat hakkında varılmış derinliğine düşüncelerin şiirleştirildiğini görüyoruz. Her insanın ölümle değil yalnızca ölülerle de birlikte yaşadığını, hatta onları yaşadığını, tıpkı bir canlıya alır gibi onlara tavır aldığını işte bu şiir bize hem de derinliğine öğretiyor. Yoksa “küsme” eyleminin anlamını açıklamakta güçlük çekeceğimiz açıktır. Ölüm/gitmek/gecikmek sözlerinin düşünsel patikaları da farklı düşünce çığırları açmaktadır. Gecikme eyleminin gitme eylemiyle mümkün olduğunu, annelik duygusunun düşünceyle beslendiğini, çok sevindirici olduğunu, insana çok geldiğini, hayatla (burada babayla) arasına mesafe koyduğunu, aynı zamanda tuhaf olduğunu bu duyguların, hatta dize kırılıp “tuhaf” sözcüğü aşağı dizeye alınarak[4] anneye sahip olmanın da tuhaflığını bize duyumsatıyor şair. Tuhaf sözcüğünden sonra gelen “ihmal edilmiş bir kıpırtı gibi/ çapraz bakışıyoruz.” dizeleriyle ise çağrışım bakımından gerçekten çapraz yollara vuruyoruz kendimizi. İhmal edilen ne? Anne ile ilişkiler mi? Anne oğul ilişkisinin düşünce düzeyinde kalması mı, düşüncelerden devinime ulaşmaması mı? Peki çapraz bakışmak, bir hesaplaşmayı mı, yan bakmanın “seni bilirim, ölçün bende” uyarısını mı, ihmal edilmiş bir sevginin yan gözle olsa da gösterilmesi mi? Dikkat edilirse şiirdeki düşünsel boyut, hayatla ilişki, varoluş durumu düzlemlerinde ağırlıklı olarak duyumsatılmakta. Lirik olan bu düzlemde cisimleşmekte.

 

Kitaptaki düşünsel boyut ile şiirler arasındaki ilişkiye değinmemek düşüncenin şiire dönüştüğünde şiire açtığı olanakları Celal Soycan şiiri özelinde de olsa anlamaktan alıkoyacaktır bizi. Yukarıdaki örneklerde şiirin bir düşünce işi olduğu, yani bir kurgu işi olduğu, bir bütünsellik taşıdığı, imgelerin elde edilmek istenen anlamları ve anlamsal bütünlüğü sağlayacak biçimde elde edildiği, yani rastlantıya yer olmadığı görülmektedir. 1980’lerin şiire kazandırdığı ya da Celal Soycan’ın bu deneyimden edindiği bir olanak olarak bakmakta yarar vardır. Kitaptaki “kod adı : mersin” adlı bölümdeki şiirler içinse Soycan şiirinde yeni bir döneme işaret ettiğini, kendine yeni olanaklar elde etmeye yönelik çalışmalar olduğunu söyleyerek, “dalgın bir erkektir mersin” dizesiyle, 8. şiir olan “viyolonsel solo” adlı iki dizelik bir halk türküsünden tırnak içinde alıntılanarak şiire taşınan sözleri sevdiğimi söyleyeyim. “yusuf’u keybetti Kenan elinde/ağlar Yakup ağlar yusufum deyi” Hele günümüzde herkes bir an Yusuf, bir an Yakup ve her yer Kenan eli olmasındandır. Düşüncenin taşıdığı lirizme de dikkati çekerek…

 

[1] Ahmet Oktay’ın İle Dergisinin Eylül-Ekim sayısında (6. sayı) Halim Şafak ile yaptığı konuşmada günümüz şiiri ile ilgili değerlendirmelere bakılabilir.

 

[2] Güneydoğu Anadolu’da ve özellikle Gaziantep çevresinde, şimdilerde tek tük rastlanan bir esnaf.  Yemeni  denilen ve   elde dikilen bir tür ayakkabıcı esnafıdır bunlar ve aynı zamanda tamiratla da uğraşırlar. Köşkerlikte kullanılan deri kalın ve serttir, şimdiki anlamda derinliğine işlem görmemiştir. Balmumuyla sağlamlaştırılmış ipliklerle elde dikişte kolaylık olsun diye bu deriler önceden saatlerce suda ıslatılır. Yemenilerin altında sonraları eski otomobil lastikleri de kesilerek tabanda kullanılır olsa da  esas olarak deri kösele kullanılır. Eski gaz tenekeleri ya da ahşap yalaklara konan su zamanla kendine özgü bir renk edinir ve kokar. Köşker buradan aldığı ıslanmış köseleyi dişlerinin arasında tutar ve elleriyle çekiştirerek gerer. “ Biz “ adı verilen delici bir gereçle önce delinen deriyi iğne- iplikle diker. Köşker suyu zamanla pekmeze benzer bir renk alır. Köşker suyunun kokusu çok keskindir, günlerce ıslatılan derinin rengi ve kokusu suya sinmiştir, sert ve benzersiz bir koku komşu dükkanlara yayılır.

 

[3] Sanki şiir üzerine teorik bir birikime sahip olmadan yani bilgisiz, birikimsiz yazı yazılabilirmiş gibi. Hatta biz kuramsal yetkinliğe sahip olmayan, temel kavramlardan yoksun ancak bir edebiyat öğretmeninde bulunan yeterlikte bir bilgiyle birçok şairce ya da güya eleştirmence yazılmış yazının şairlerin oluşumlarını nasıl olumsuz yönde etkilediğini görüyoruz. Ortalık bugün tozdan dumandan görülmüyorsa bunun temel nedenlerinden biri de budur.

[4] Celal Soycan’ın şiirlerinde görülen önemli bir özellik de dize kırmak, bölmek, sözü farklı dizeler arasında tekrar yoluyla çok anlamlılığa ulaşmak, anlamı çoğaltarak birbirine ulamak.